MASUMİYET MÜZESİ
“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum. Bilseydim, bu mutluluğu koruyabilir, her şey de bambaşka gelişebilir miydi? Evet, bunun hayatımın en mutlu anı olduğunu anlayabilseydim, asla kaçırmazdım o mutluluğu. Derin bir huzurla her yerimi saran o harika altın an belki birkaç saniye sürmüştü, ama mutluluk bana saatlerce, yıllarca gibi gelmişti.”
Bu cümlelerle başlayan bir kitap, bir iki hafta kadar evvel geldi, aziz dostlarımla yaptığımız en güzel etkinliğimizin, kitap günümüzün gündemine yerleşti. İyi ki yerleşti ki 2009’un 14 şubatından evvel, insanî aşkın hangi boyutlara varacağı ve hangisinin de kutlanmaya değer olacağı fikrini idrak edebilmemi sağladı.
"Masumiyet Müzesi"
İlk yüz elli sayfalık bölümüyle ahlak anlayışımca oldukça çelişen bir başlıktı bence kitabınki. Ancak sanki özellikle böyleydi ki yazar acele edip hemen eleştirmeye başlayan okuyucuyu ileriki bölümlerde biraz mahcup edebilsin. Zira tamamı ele alındığında gerçekten anlatıcı ya da kahraman açısından masum ve tutkulu, üstelik inanılmaz gibi görünen ama yıllarca süren bir gerçek aşka tanıklık ettiriyordu. Üstelik sanki anlatıcının kendisiymişiz gibi. Belki de yazarın birinci tekil şahısla “ben” diye bir anlatım şekli seçmesi bizleri bu derece duygudaş yapıvermişti.
Kahramanımız Kemal’in başlarken mutluluğa dair söylediği birkaç kısa cümle sanki onun değil de bizlerin hayatının o en güzel anından bahsediyor, kimimiz hatırlayabildiği için mutluluğunu yeniden yaşıyor ve o anı adeta ölümsüzleştiriyordu. Oysa hatırlayamayanlar keşke hatırlamama vesile bir şeyim olsaydı elimde, diye düşünmeden edemiyor ve üzülüyordu belki de…
“Aslında kimse, onu yaşarken hayatının en mutlu anını yaşadığını bilmez. Bazı insanlar kimi coşkulu anlarında hayatlarının o altın anını “şimdi” yaşadıklarını içtenlikle (ve sık sık) düşünebilir ya da söyleyebilirler belki, ama gene de ruhlarının bir yanıyla bu andan da güzelini, daha da mutlu olanını ileride yaşayacaklarına inanırlar. Çünkü özellikle gençliğinde, hiç kimse bundan sonra her şeyin daha kötü olacağını düşünerek hayatını sürdüremeyeceği gibi, insan eğer hayatının en mutlu anını yaşadığını hayal edebilecek kadar mutluysa, geleceğin de güzel olacağını düşünecek kadar iyimser olur.”
Kemal bunları söylerken yine sanki bizlerin neden mutluluk anlarımızı ruhumuzda tutamadığımızı, anlar bizden kaçarken niçin onları tutamadığımızı kendi kendimize itiraf ettiriyordu. Düşünen bir adamdı, belki bir filozof kadar; içten ve incelikliydi, belki bir sanatçı kadar… Ama işte o da kaçırmıştı elinden o güzelim anları. Ayrılığı, ölümü hikayesinin ta başında fark etmeseydi onu anlatacak kadar anı dahi kalamayacaktı elinde. Neyse ki içgüdüsel olarak zihni durumu idrak etmiş, anlarının içine sıkışmış anılarının artık cansızlaşmış bedenlerini bir hazine gibi biriktirip saklamaya başlamıştı. Mutluluğunun dokunabildiği her şeyi özel dairesinde özenle saklıyordu. Tutkuyla bağlandığı o gizemli aşkı Füsun’un içtiği sigaraların izmaritleri bile buna dahildi. Üstelik öyle bir an gelecekti ki bu izmaritlerin yansıttığı duygulara göre şekillendiğini görüp bunları o ölçüye göre tasnif edecekti.
Bu kadar da olur muydu? Bir adam bu kadar sevebilir miydi? Bir türlü kabullenmek istemiyorduk. Herhalde bir gün hayatın gerçeklerine yenik düşüp Füsun’dan ve eşyalarından sıkılacak ve onca yıl onları biriktirmek için verdiği tüm emek de boşa gidecekti. Böyle olmaması için bari Füsun erkenden sonsuza dek ayrılsa daha mı iyiydi?
“Bazen bu sokaklarda kendimi bu kadar iyi hissetmemin nedeninin Füsun’a yakınlık değil, başka bir şey olduğunu sezerdim. Bu kenar mahallelerde, arsalarda, parke taşı kaplı çamurlu sokaklarda, arabalar, çöp tenekeleri ve kaldırımlar arasında, sokak lambalarının ışığında, yarı patlak bir topla futbol oynayan çocuklarda hayatın özünü görebildiğimi hissederdim. Babamın büyüyen işleri, fabrikaları, zenginleşme ve bu zenginliğe uygun itibarlı bir ‘Avrupai’ hayat yaşama zorunluluğu, sanki beni hayatın basit ve temel yanlarından uzaklaştırmıştı da, şimdi bu arka sokaklarda hayatımın kayıp merkezini arıyordum.”
Ne ayrılıktı ama Füsun’un o inatçı terk edişi! Ardından Kemal’in yollara düşüp her yerde onu arıyor ve herkeste onu görüyor oluşu Leyla’yı arayan hazreti anımsatmıştı. Aşkını arıyordu, her yerde aşkının serabını görüyordu ve gerçeği anladıkça da kendini sorgulamaya, sorgularken tanımaya başlıyordu. İnsanın kendini, ne olduğunu merak etmesi için aşık olup en nihayetinde de ayrılması mı gerekiyordu? Neden kendini arayanlar bu esnada hep arka sokakları, izbe yerleri, fakir semtleri, ıssız çölleri velhasıl olumlu anlam çıkaramadığımız mekanları ve insanlarını tercih ediyorlardı? Hayatın temeli ve ta kendisi bu “yarı patlak bir topla futbol oynayan çocuklarda” mıydı?
Kemal’in hayatının kayıp merkezi diye nitelendirdiği şey yalnızca gerçek yaşamın hissettirebildiği hayatın ta kendisi olmalıydı. Sosyetesinin yaşantısı ona göre hayatın gerçeklerinden bihaber olacak kadar uzak ve suni idi. Bu yüzden yaşamı iliklerine kadar hissedemiyordu. Aslında bu noktada insan hayatındaki zorlukların, sıkıntıların ve görünüşte çirkinliklerin de güzelliği ve mutluluğu iliklerimize kadar hissedebilmemizi sağlayan önemli zıtlıklar olduğunu keşfediyorduk Kemal’le. Yaşam kolaylaştıkça, hele bir de gençsek her şey bize sıradan görünecek ve Kemal’in yaptığı gibi mutluluğumuzu elimizde sımsıkı tutma ihtiyacı hissetmeyecektik. Onun sık sık kaderin kendisine hep güleceğini zannı gibi aldatıcı hislerimiz olacaktı zira. Füsun gibi gerçek hayattan kopup gelen bir şey ise sadece bize zorluk çıkardığı anda hayatın ta kendisi olduğunu göstererek bizi kendine hayran bırakacak ve büyülenmiş gibi onu takip etmemizi sağlayabilecekti. Kemal Füsun’dan vazgeçemiyordu. Çünkü hayatı onda görüyordu. Çünkü hayat zordu ve Füsun da hiç kolay değildi…
İnsan, hayat, ayrılık ve ölüme dair çok şeyi anlamakla kalmayıp hissettiren bu kitaptan memnun ayrıldım. Tek dilediğim bunun gerçek olmasıydı. Kurgu olup olmadığını bu yüzden kitabı bitirene dek araştırmak istemedim. Kurgu olsun ya da olmasın ben adeta yaşadım. Mühim olan da buydu. Diyor ya Kemal “Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım” diye. O mutluluğu sona gelince ben de yaşadım. Hem de tüm zorluğuyla, eğlencesiyle, sıkıcılığıyla, inancıyla, ümidiyle, yeisiyle, karmaşasıyla, sükunetiyle… Yani hayatın her şeyiyle o mutluluğu ben de yaşadım. Bu yüzden müze görmek istiyorum.
0 yorum yazılmıştır