ayineidiba

17/5/2007

Yazgı1

Kendimizi yaratıcı diye niteleyecek kadar özgür müyüz?

“Ben ne kadar mükemmelim, her şey hakkında ne kadar çok bilgim var, her konuda ne kadar da başarılıyım, ne kadar da becerikliyim, ne kadar iyi kalpliyim, ne kadar yüce bir insanım, her şeyi öyle iyi yapıyorum ki Tanrı’nın evren için yarattığı özel bir varlık olmalıyım. Çünkü isteyip de elde edemediğim, edemeyeceğim hiçbir şey yok”

Bu tırnak içi özel (!) düşünceler, ister beynini keşfetme macerasını tamamlayamamış bir filozof psikolojisi ile zuhura gelmiş, ister Allah’a seyr-i sülûkunu tamamlayamadan nefsinin gösterdiği yöne girmiş ve egoların sirkine doğru yol almış ve yoldaki avam nefislerin alkışları ile de şişirilmiş bir “her şeyden bî haber” tarafından üfürülmüş (!) olsun; kişinin kendini yaptıklarının gerçek yaratıcısı sanması yanılsamasından ibaret bir inanç yoksunluğunun tipik örnekleridir. Birincisi, kötülükle mücadeleye girmeden yani bedeni yormadan ya da ibadet yapmadan , sadece aklını kullanarak her şeyden bir çıkış yolunu bulacağına inanan filozoflar; ikincisi ise, kötülükle fiilen mücadeleye girmiş yani bir dine bağlanmış ama mücadelesini tek yönlü sürdüren, kalan diğer yönlerden hücum eden kötülükleri bu tek yönle kapatacağını ve hatta kapattığını zanneden, bu yüzden gururlanan, kanatlanmak üzere olan bir melek olduğunu zannedecek kadar gururlanan zavallı ve zavallılığından bile habersiz olacak kadar zavallı, kayıp düşeceği zaman baş aşağı yuvarlanacağının hesabını yapamayan cahiller. Nefis işte! Bu iki zıt uçlarda uçmaya çalışan iki grubu da aynı noktada köleleştirecek kapasitede bir yaratık. Bu insanlar ise belki farkında olarak belki olmayarak onun yaratık değil, yaratıcı olduğunu düşünmektedirler. 

Yanlış ya da eksik inanç, cehaletin veya eksik bilginin getirdiği bu gibi sapmalara yol açmakta.

Bunların önüne geçmek başarısı, kanaatimce Maturidî ve Eş’ârî’nin akıl-vahiy bütünlüğü içinde sunduğu fikirlere nasip olmuştur. Çünkü bu insanların düşünce sistemlerinde takip edilen amaç, her iki uçta da uçmak yerine orta noktada yere sağlam basarak durmak yönündedir. Bu yüzden diğer İslam mezheplerinin hiçbirinin inanılması gerekenler listesine almadığı “kadere iman” konusunu titizlikle ele alıp işleyerek her imanlı kalbin olmazsa olmaz ilkeleri arasına almalarına ve bu şekilde inançlarını sağlam zemine oturtmalarına imkan tanımışlardır.

Kader konusunda ne söylenirse söylensin, her beynin hiç soru işareti kalmadan bitti diyebileceği seviyede bir çözüm ortaya konması mümkün değildir.

Neden? Çünkü kader diye sunulan inanç özetle şudur: “Allah’ın ezelî ilmi ile geçmiş, şimdi ve geleceği tek bir an olarak bilmesi ve ezelî irade ve kudreti ile de takdir etmesi, yaratmasıdır.”

Ezel nedir? İlim, irade, kudret nedir? Bu kelimelerin tümünün anlamı sonsuzluk içermektedir. Kaderin kendisiyle açıklanabildiği bu kavramların sonsuzlukla bağlantılı olması; kaderin, sonlu ve sınırlı insan aklının yetemeyeceği, diğer bir değişle asla kavrayamayacağı bir alana ait olduğunu göstermektedir.

Ezel kavramını birçok yerde şöyle ifade etmektedirler: Bir varlığın geçmişe yönelik var olmadığı bir an bulunmaması.

Bu ifadede düşünce, yanlış anlaşılmaya müsait bir yöne doğru sürüklenmektedir. Çünkü bu basit tanım, ezelin sanki zaman doğrusunda geçmişten bir yerden gelmeye devam etmekte olan bir şey olduğu vehmini vermektedir ki şekle aktarıldığında şöyle görünür:

 

                                                                                                                                                                                                                                  

Ezel  ←————————————→

 

        geçmiş                                                               gelecek

 

 

 

Ezel düşünülürken zihinde belirmesi mümkün bu şekil yanıltıcıdır. Çünkü ezel, geçmişin bir ucu değildir.

O halde ezel nedir?

Ezel; geçmiş, şimdi ve geleceği birden gösterebilecek kadar yüksekte tutulan bir ayna misaldir.  Bir ayna ne kadar aşağı tutulursa  o kadar dar bir alanı içine alabilmektedir. Ayna yükseltildikçe ise kapsama alanı genişlemektedir. Bu düşünülürken zihnimizde belirmesi gereken doğru şekil şöyle görünür:

 

                         Ezel/Ezelî İlim

 

                    Peygamberlerin aynaları

 

                    Allah dostlarının aynaları

 

                                 İnsanların aynaları

 

 

←—————————————————→

Geçmiş                                    ŞİMDİ                                            Gelecek                

 

 

 

En aşağıdaki ayna bizim ilmimizdir. Daha yukarılarda derecelerine göre iyi insanların aynaları vardır, diyebiliriz. Peygamberlerin aynaları ise Allah’ın bir lütfu ve mucizesi olarak geçmiş ve gelecekten çok geniş bir alanı kapsamaktadır. İşte ezel, bir anlamda Allah’ın ilmi demektir. O’nun ilmi; geçmiş, şimdi ve geleceği birden tutmaktadır. O’nun ilmi için öncelik ve sonralıktan bahsetmek mümkün değildir.

Allah, bizim yaptığımız, yapıyor olduğumuz ve yapacağımız her fiili bu ezelî ilmiyle bilmektedir. O halde, Cenab-ı Hakk’ın her olayı meydana gelmeden önce bildiğinden bahsedilirken, O’nun için öncelik ve sonralık söz konusu olmadığı, “öncelik-sonralık” ifadesinin biz insanlar için kullanıldığı dikkatlerden kaçmamalıdır.

Sözünü ettiğimiz ezel, birçoğunun yanlış anladığı gibi geçmişin bir ucu değildir. Bazıları ezelde ne bilinip yazılmışsa biz de ona göre, hiç etkimiz olmadan o yazılanları yapmaya mecburuz, sanırlar. Oysa kader bir çeşit ilimdir ve bizi mecbur edemez. Çünkü bilgi, bir şeyin olmasının sebebi değildir. Bir şeyi olduran şey ilim değil, kudrettir. İlim maluma tabidir ( İlim bilinen şeye bağlıdır).

Bu prensibi bir misalle müşahhaslaştıralım: Astronomi bilginleri, elde ettikleri bilgilerle güneşin doğuş saatini öğrenerek “ Yarın Güneş filan saatte doğacak” demekte ve öyle de olmaktadır. Onların bu bilgisi, Güneş’in doğmasını etkileyen, olduran sebep değildir. Onlar bilmese de Güneş o saatte zaten doğmaktadır. Birçok insan bu bilgiye sahip olmadığı halde Güneş yine de onların üzerine de doğmaya devam etmektedir. O halde bilginlerin bu bilgisi, Güneş’in doğmasına bağımlı bir bilgidir. Güneş olmasa bu bilgi de olmaz.

İşte ilmin bir çeşidi olan kader yani Allah’ın her şeyi bilmesi de böyledir. O’nun bildiği şeyleri öyle olmaya mecbur eden bir bilgi değildir.  

Allah’ın ilim sıfatı ile doğrudan bağlantılı olan kader, aslında ilmin bir versiyonu olarak; Allah’ın geçmiş ve gelecek tüm olayları “tek bir an” olarak bilmesini içermektedir.

Tüm zamanı aynı anda bilen ve tüm zaman-uzaya hakim olan Allah için, her şey kaderde yazılmış ve bitmiştir. Allah için zamanın tek olduğunu Kur’an’da kullanılan üsluptan da biliriz. Bizim için ölümümüzden sonra yaşanacak bazı olaylar, Kur’an’da çoktan olup bitmiş olaylar olarak anlatılır. Allah bizim bağlı olduğumuz izafî zaman boyutuna bağlı değildir. Allah tüm olayları zamansızlıkta dilemiş, insanlar bunları yapmış, tüm bu olaylar yaşanmış ve sonuçlanmıştır. Dolayısıyla Allah’ın belirlediği kaderi insanın değiştirmesi mümkün değildir. Bazen ölümden dönen bir hasta için “kaderini yendi” gibi ifadeler kullanılmaktadır. Oysa o kimse kaderini değiştiremez. Ölümden dönen kişi, kaderinde ölümden dönmesi yazılı olduğu için ölmemiştir. “Kaderimi yendim” diyen birilerinin bu cümleyi söylemesi ve o psikolojiye girmeleri de yine kaderlerinde mevcuttur.

“Şüphesiz biz her şeyi kader ile yarattık. Bizim emrimiz bir göz kırpma gibi yalnızca bir keredir.” (Kamer 49, 50)

 

 

 

« Önceki ::